Ölümün Tanımı Üzerine Yazılar-1

Ölümün tanımı neye göre yapılıyor? Diğer bir deyişle, bir insanın öldüğüne nasıl karar veririz? Filozoflar ve hekimler bu soru üzerinde yıllardır kafa yoruyor. Ancak yine de tatmin edici bir cevaba ulaşabilmiş değiliz. Ölüm insanlık tarihi boyunca genelde kalp atımının durması şeklinde tanımlanmıştı. Ancak her ne kadar kalpleri atıyor olsa da bazı hastalar yaşıyor olmaktan çok uzak. Onları da ölü olarak kabul etmeli miyiz?

Ölümün Tanımı

50 yıl önce bu soruya modern bir bakış açısı getirmek için Harvard Üniversitesi’nde bir komite teşkil edildi. Komitenin başkanı Henry Beecher’ın cevabını aradığı konu şuydu: Kendisinden ümit kesilmiş olan bilincini kaybetmiş hastalar yaşam destek ünitesiyle hayatta tutulmalı mı? Gerçekten de o sıralar bu tür hastaların sayısı gitgide artmaktaydı.

Doktor Beecher’in komitesi, “Geri Dönüşümsüz Koma Tanımı” isimli bir rapor yazdı. Yazdıkları bu raporda ölümün yeni bir çeşidi olan beyin ölümü kavramı da bulunuyordu. Beyin ölümü gerçekleşen hastalar, bilinçlerini kaybetmiş, acıya tepkisiz, kendi başlarına nefes alamayan ve (ışığa duyarlı göz bebekleri ve kusma refleksi gibi) basit reflekslerini kaybetmiş hastalar olarak tanımlandı. Bu durum, beyin sapının geri dönülemez şekilde hasar gördüğüne işaret ediyordu. Komitenin görüşüne göre bu tür hastalar aslında ölüydüler ve doktorların bu hastaları ölü ilan etmeleri gerekiyordu. Raporda beyin dalgalarının ölçülmesi, serebral kan akışı ölçümü gibi ek testlere ihtiyaç olmadığını bildirmişlerdi.

Harvard komitesinin beyin ölümü tanımı nihayetinde ülke çapında kabul gördü. Bugün ABD ve çoğu diğer ülkede, kalbi duran hastaların yanı sıra kan dolaşımı devam etse bile beyin fonksiyonları durmuş hastalar da ölü sayılıyor.

Asıl Amaç Nakledilecek Organ Bulmak Mıydı?

Harvard raporunun yayımlanmasından sonraki yıllarda, doktorlar bu tür hastaların yaşam destek ünitesini kapatırlarken, bu davranışlarını beyin ölümü kavramına isnat ettiler. Bu sayede beyhude çaba göstermenin önüne geçiyorlardı. Ayrıca beyin ölümü gerçekleşmiş hastalar, kan dolaşımı durmadan önce ölü kabul edildikleri için, iç organları zarar görmüyordu. Bu sayede organların nakli mümkün olabiliyordu. Bu yüzden bazı doktorlar Harvard komitesinin ölümü yeniden tanımlamalarındaki asıl gayenin organ naklini kolaylaştırmak olduğunu öne sürüyor.

Gerçekten de komite yazdığı raporda bu duruma değiniyordu: “Kurtarılabilir durumdaki hastaları iyileştirmek için komadaki ümit kesilmiş olan hastaların organ ve dokularına büyük ihtiyaç var.” Bu cümle raporun nihai nüshasında bulunmasa da ilk taslaklarda vardı. Bu rapor yayınlanmadan hemen önceki yıllarda ilk karaciğer, akciğer ve kalp nakilleri yapılmaya başlanmıştı. O zamanlar nakledilecek organları temin etmek çok güçtü ve muhtemel kaynakları artırmak için büyük bir istek vardı. Ölümün tanımı güncellenerek, büyük oranda bu hedefe ulaşıldı.

Harvard komitesinin raporu yayınlandıktan sonra organ nakli sayıları ciddi şekilde arttı. Organ nakli bekleyen binlerce hastanın da hayatı kurtuldu. Günümüzde de nakledilecek organlar çoğunlukla beyin ölümü gerçekleşmiş insanlardan temin ediliyor. Günümüzde uyuşturucu kullanımı arttığı için beyin ölümü gerçekleşme sıklığı da artıyor. ABD’de aşırı doz uyuşturucu kullanımından ölenler, organ donörlerinin %13’ünü oluşturuyor. Bu oran 20 yıl önce yalnızca %1’di.

Ölümün tanımı daha önceleri kalp durması üzerinden yapılıyordu.

Ancak beyin ölümü, başından beri tartışmalı bir kavram oldu. Amerikan yerlileri, evangelistler ve ortodoks yahudiler dinî ve kültürel sebeplerle beyin ölümü kavramını reddettiler. Bu tür dinî ve kültürel sebepleri bir tarafa bıraksak bile, sağlıklı görünen bir beden karşısında beyin ölümü kararını vermek kabul edilemez gelebiliyor. Öyle ki beyin ölümü gerçekleşen bazı hastaların organları, yaşam destek ünitesi ile aylarca hatta yıllarca normal işlevlerini görebiliyor. Bu hastalar dışarıdan bakıldığında ölü gibi de durmuyorlar. Ciltleri normal ve sıcak, boyları uzayabiliyor hatta adet olup gebe dahi kalabiliyorlar. Bundan dolayı hasta yakınları yalvarır gözlerle yoğun bakım ünitesine gelip “Doktor bey! Kalbi atıyor işte. Nasıl ölü olabilir ki?” diyebiliyorlar.

Ölümün Tanımı Toplumun İhtiyaçlarına Göre Mi Belirleniyor?

Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde nakledilecek organlar daha uzun süre çalışır vaziyette tutulabiliyor. Bu nedenle donörün kalbi durmadan önce organlarını çıkarmak eskisi kadar önem arz etmiyor. Dolayısıyla özellikle Avrupa’da, geleneksel yolla ölenlerin organları çıkartılıp nakledilebiliyor. Bu gibi durumlarda ölüm eski usullerle ilan ediliyor. Yani kalbin durması ile. Bu yüzden görülüyor ki, teknoloji geliştikçe ölümün klasik tanımına geri dönebiliyoruz.

Tüm bunlar bize ölüm tanımının insan ürünü olduğunu gösteriyor. Yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi nereye çekeceğimize, toplumsal gerçekliklere göre karar veriyoruz. Bu nedenle ölüm, basit biyolojik bir vaka ya da siyahla beyaz gibi net çizgilerle ayrılmış bir kavram olmaktan çıkıyor. Daha çok toplumun bir tercihi haline geliyor.

Yaşam hakkında daha fazlası için Tıklayınız.

Kaynak

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: