Ölümün Tanımı Üzerine Yazılar – 2

Türk Dil Kurumu’na göre ölümün tanımı “Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi” şeklinde yapılıyor. Oxford İngilizce sözlükte ise ölümün tanımı “bir hücre veya dokudaki yaşamsal işlevlerin kalıcı olarak sona ermesi” şeklinde geçiyor. Ancak bir insanın öldüğüne karar verebilmek bu kadar da kolay değil. Ölümün tıbbî tanımı tarih boyunca değişime uğradı ve bu değişim halâ sonra ermiş değil.

İnsanlık tarihi boyunca doktorlar, bir insanın ölüp ölmediğine karar vermek için basit gözlemlerine güvendiler. Ancak bu yöntem bazen işe yaramamış olacak ki, insanlar diri diri gömülmekten korktukları için çeşitli yöntemler deniyorlardı. O dönemlerde insanlar nefes almıyorsa, vücutları soğuk ve morarmaya başlamışsa ölmüş kabul ediliyorlardı.

Yakınlarını diri diri gömmekten korkanlar, tabut içerisine bir mekanizma kuruyorlardı. Eğer tabuttaki kişi canlıysa ip vasıtasıyla çanı çalarak haber verebiliyordu.

Yaşam Kalpte Mi Beyinde Mi?

Zaman geçtikçe ölüm göstergeleri de değişti. Örneğin 1700’lü yıllarda kalp atışları duran insanlar ölmüş sayılıyordu. Nitekim o dönemlerde başı kesilerek idam edilen insanları görenler, direnmeyi en son bırakan organın kalp olduğunu düşünüyor olabilirler. Ancak insan anatomisi üzerinde ilmimiz arttıkça, akciğerler ve beyin gibi organların hayatın veya ölümün göstergesi olduğunu düşünmeye başladık.

Aslında günümüzde de klasik görüş bir nebze doğru sayılabilir. Günümüzde kalbiniz veya akciğerleriniz durduğunda ölü olarak kabul edilebilirsiniz. Ancak bu iki organınız çalışıyorken de ölü sayılmanız mümkün.

Günümüzde çoğu ülkede beyin ölümünün gerçekleşmesi, ölümün standart göstergesi kabul ediliyor. Bir insanın ölü olarak ilan edilebilmesi için, o kişinin beyin işlevlerini geri dönülmez şekilde kaybettiğini göstermek gerekiyor. Çünkü bazı uyuşturucuları aşırı dozda alan veya hipotermi geçiren kişilerin de beyin işlevleri durmuş görünebiliyor. Ancak bu durum geçici olduğu için beyin ölümü gerçekleşmiş sayılmıyor.

Ölümün Tanımı Hakkında Mutabakata Ulaşılmış Değil

Türk hukukunda ölüm anını tam olarak belirlemeye yönelik yasal düzenleme bulunmuyor. 1981 yılında ABD’de çıkartılan yasaya göre ise bir insan “(1) solunum ve dolaşım sistemi geri dönülmez şekilde durmuşsa veya (2) beyin sapı da dahil olmak üzere tüm beyin fonksiyonları geri dönülmez şekilde durmuşsa” ölü olarak kabul ediliyor.

Ancak hikaye burada bitmiyor. New York ve New Jersey eyaletlerinde durum biraz daha karmaşık. Bu iki eyalette aileler eğer dini inançlarıyla çelişiyorsa beyin ölümü kavramını reddedebiliyor. Bu durumda bu iki eyalette yaşadığı kabul edilen bir insan diğer eyaletlerde ölü sayılabiliyor.

Aslında bu durum modern bir problem. Çünkü eskiden, insanın üç hayati sisteminden biri (solunum, dolaşım ve beyin fonksiyonları) durduğu zaman, diğerleri de birkaç dakika içinde duruyordu. Fakat günümüzde, teknolojik gelişmeler sayesinde bu durum geçerli değil. Kalbi durmuş kimseye kalp masajı veya elektrik verilerek kalp yeniden çalıştırılabiliyor. Öyle ki kalp krizi geçirmiş bir insan 20-30 dakika içerisinde (hatta nadiren de olsa birkaç saat sonra) yeniden hayata döndürülebiliyor. Üstelik 1950’lerden sonra makineler vücuttaki pek çok hayati sistemin yerini almış durumda. Örneğin nefes alamayan kişiler suni solunum cihazına bağlanabiliyor. Ömrü uzatan bu teknolojik gelişmeler doğrultusunda, yaşam ile ölüm arasındaki çizgi daha bulanık hale geliyor.

Günümüzde bu teknolojik gelişmeler nedeniyle bazı yönleriyle yaşayan bazı yönleriyle de ölmüş hastalar ortaya çıktı. Yoğun bakım ünitelerinde suni solunum cihazına bağlı olarak yatan bazı insanlar özellikle aileleri tarafından canlı kabul ediliyor. Öte yandan tıp camiası ise bu görüşe katılmıyor.

Beyin Ölümü İnsanın Gerçek Ölümü Müdür?

Tıp etiği hakkındaki bu tartışma 2013 yılındaki bir olay nedeniyle yeniden alevlenmişti. Jahi McMath vakası bu konuda gerçekten önemli bir örnek. Jahi, 2013 yılında henüz 13 yaşındayken bademcik ameliyatı sonrasında devamlı kan kaybettiği için bilincini kaybetti. Tıbbi müdahale yapıldığında ise doktorlar beyin ölümünün gerçekleştiğine karar verdiler. Genç kızın ailesi ise bu durumu reddetti ve genç kızı hayatta tutmak için onunla birlikte New Jersey’e göçtüler. Beslenme tüpleri ve suni solunum cihazına bağlı olarak yaşayan genç kız, aylar sonra vücudunun belli kısımlarını hareket ettirmeye başladı. Bunun üzerine yapılan beyin taramaları da gösterdi ki beyin sapı büyük hasar görmüş olsa da cerebrum bölgesi halâ sağlamdı. (Cerebrum bölgesi beynin bilinç, dil ve istemli hareketlerinden sorumlu bölgesidir.) Ayrıca annesi konuştuğu zamanlar genç kızın kalp ritmi de değişiyordu. Bunun üzerine nörologlar genç kızın teknik olarak hayatta olduğunu bildirdiler. Ancak maalesef 22 Haziran 2018 tarihinde genç kız ikinci kez hayatını kaybetti.

Ölüm Anının Belirlenmesi Organ Nakli Açısından Önemli

Tıp etiği açısından önemli olan diğer bir konu da organ nakli meselesi. Nakledilecek organların hasar görmemesi için, hastanın yaşam destek ünitesinden çıkarılmasının ardından mümkün olan en kısa sürede organların alınması gerekiyor. Genel teamül, donörün kalbi durup nefesi kesildikten sonra beş dakika beklemek şeklinde. Ancak bazılarına göre bu süre yeterli değil. Zira bu kişinin bu süre içerisinde yeniden canlandırılması halâ mümkün.

Beyin ölümü, bitkisel hayat ve tıp etiği gibi konularda araştırmalarını yoğunlaştıran James Bernat ise bu görüşe katılmıyor. Ona göre solunum ve kan dolaşımı geri dönüşümsüz olmasa bile kalıcı olarak durmuştur ve kendiliğinden yeniden başlayacak değildir.

Gelecekte Ölülerin Diriltimesi Mümkün Olacak Mı?

Hayata döndürme teknolojileri geliştikçe, bilim insanları belki de ölümden dönmenin yeni yollarını keşfedecekler. Umut vadeden yöntemlerden biri terapötik hipotermi. Bu yöntem kalp krizi geçirip hayata döndürülen hastalar üzerinde kullanılıyor. Bu tedavi yöntemi, yaklaşık 24 saat boyunca vücut ısısının soğutma cihazları ile düşürülmesi esasına dayanıyor. Bu yöntem kalp krizi sonrasında oksijen yetersizliği nedeniyle ortaya çıkabilecek beyin hasarını engellemeyi hedefliyor.

Kriyojenik Dondurma

Bir ihtimal daha var. O da 2000’li yıllarda revaçta olan Kriyojenik Dondurma yöntemi. Bu yöntem, kişi ölür ölmez dakikalar içerisinde vücudunu (bazen yalnızca kafasını) dondurarak muhafaza etmek anlamına geliyor. İleride teknolojinin ölüleri yeniden diriltebilecek kadar gelişebileceği umudunu taşıyan yüzlerce insan, şimdilerde bu tür özel kapsüllerde yatıyor.

Yüzlerce insan bu gibi soğuk hava depolarında teknolojinin gelişmesini ve dirilmeyi bekliyor.

Bu fikir ne kadar ilgi çekici olsa da bazı bilim insanları başarılı olamayacağını düşünüyor. Ancak James Bernat gibi bilim insanları tamamen umutsuz da değiller. Günümüzde kalıcı olduğu düşünülen beyin hasarları ileride tıbbi müdahale ile giderilebilir. Halihazırda birçok tıp merkezi beynin yeniden canlandırılması üzerine hummalı bir çalışma içerisindeler.

Genetik bilimi de, ölümden geri dönme çalışmalarına öncü olabilir. Yapılan araştırmalar gösterdi ki fareler ve balıklar ölseler dahi bazı genleri yaşamaya devam ediyor. Daha da ilginci, doğumdan sonra işlevsiz kalan embriyo gelişimini düzenleyici genler, ölüm sonrası yeniden işlevsel hale geliyor.

Görünen o ki teknoloji gelişmeye devam ettikçe ölümün tanımı da değişmeye devam edecek. Çünkü gelişen teknoloji ölüm ile yaşam arasındaki çizgiyi gitgide daha da belirsizleştirmeye başladı. Gelecek nesillerin bu konuyu nasıl netliğe kavuşturacağı ise merak konusu.

Ölümün tanımı hakkındaki diğer yazımız için Tıklayınız.

Kaynak

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: